Cuma Hutbesi

İslam’da Vakıf Anlayışı



Değerli Müminler!

Sıradan bir toplumu, büyük bir medeniyet yapan unsurların başında, sosyal sorumluluk çerçevesinde hizmet eden, gönül kuruluşları vakıflar gelmektedir.

Vakıflar, belirli bir amaç doğrultusunda, ‘Halka hizmet, Hakk’a hizmettir’ prensibini benimseyen ve bu yüce davaya baş koyan şuurlu insanların fedakarlıkları sonucu oluşan, birer ‘adayış’ kuruluşlarıdır. Yapılan iyilikler için teşekkür dahi beklemeden, sırf Allah rızası için yapılan hizmetler, ‘yaratılanı, yaratandan ötürü seven’ bir inancın yansımaları olmuştur.

Kardeşlerim!

İlk vakıf örneği, Hz. Adem’e kadar uzanmaktadır. Tevhidin sembolü olan Kâbe, tüm insanlığa tahsis edilen bir vakıf eseridir. Hz. Adem’in yaktığı bu meşale, elden ele, gönülden gönüle taşınmış ve bugünlere kadar gelmiştir. Kabe’nin birer şubesi olan ve sadece bedenlerimizi değil, kalplerimizi de birleştiren bu camilerimiz de nice boncuk boncuk dökülen alın terinin, nice kuruş kuruş biriktirilen emeklerin vakfedilmesi sonucu imar ve ihya edilmiş birer sadaka-i cariye değil midir?

Yüce Rabbimizin; “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiye eremezsiniz”1 ferman-ı ilahisini ve peygamberimizin, faydası devam eden hayırların, amel defterini kapatmayacağı müjdesini[2]  alan Müslümanlar, birçok kalıcı esere imza atarak, en büyük yatırımın ahiret yatırımı olduğunu göstermiş oldular.

Aziz Müminler!

Kur’an’ın sofrasından beslenip, Rasulullah’ın testisinden su içen kadim medeniyetimiz, çeşitli alanlarda hizmet veren, bireysel ve toplumsal refahı amaçlayan vakıf eserleriyle doludur. Medrese, han, cami, çeşme, yol, köprü gibi toplumun menfaatine hizmet eden müesseseler kurmak ve onların ayakta kalmalarını sağlamak; fakir ve yoksulları gözetmek, yolcuların, hastaların ihtiyaçlarını karşılamak, yetimlere kol kanat gererek onları geleceğe hazırlamak, öğrencilere burs ve bayramlık elbise temin etmek için kurulan vakıflar, ilk akla gelen vakıf örneklerimizdendir.

Gönlü kadar ufku da geniş olan ecdadımız elbette bunlarla yetinmemiş, işsizlere iş, aşsızlara aş olmak, iflas edenlerin ve borçluların dertlerine derman olmak, fakir kızlara çeyiz düzerek evlenmelerine yardımcı olmak, soğuk mevsimde sıcak su ile abdest aldırmak, göçmen kuşların güzergahını tespit edip onların ihtiyaçlarını karşılamak, parasını kaybeden çocuklar üzülmesin diye onlara para yardımında bulunmak gibi birçok alanda hayata dokunan vakfiyeler kurulmuştur.

Susamış dudakların sebillerde suya kanması, acıkan bedenlerin aşevlerinde doyması, karanlık zihinlerin kütüphanelerde aydınlanması, ızdıraplı hastaların şifahanelerde deva bulması, temizliğe muhtaç bedenlerin hamamlarda paklanması, yorulmuş yolcuların kervansaraylarda konaklaması ve daha da önemlisi tüm bu imkanların din, inanç ve dünya görüşüne bakılmaksızın sağlanması, İslam medeniyetinin bir ‘korku medeniyeti’ değil; bilakis onun bir ‘Sevgi Medeniyeti’ olduğunun göstergeleri değil midir?

Kardeşlerim!

İnsanların, hayvanların ve tabiatın yararı gözetilerek kurulan her hayal, atılan her adım, yapılan her proje kutsaldır, takdire şayandır. Bizler ölümlüyüz ve bu dünyada kalıcı değiliz. Fakat her birimiz küçük-büyük ölçüde ölümsüz ve kalıcı eserler yapabilecek kabiliyetteyiz.

İslam’ı sıradan bir ders değil, onu büyük bir dert olarak gören sorumlu, duyarlı ve vizyon sahibi şuurlu Müslümanlar olarak şu Cuma vaktinde Rabbimizden niyazımız, bizleri de hayır odaklı projelerde istihdam etmesidir.

Buradaki camiler ve dernekler hukuki olarak vakıf ‎olmasa da fiili olarak bu konumdadırlar. ‎İnsanlığa ‎katkı sağlayan eserler bırakan, katkı veren tüm ‎geçmişlerimize Rabbim ‎rahmet eylesin, günümüzde ve gelecekte ‎bunları ayakta tutanlardan ve güzel ‎faaliyetler ‎yapanlardan razı olsun. Cumamız hayırlara vesile olsun.‎

[1] Al-i İmran, 3/92
[2] Müslim, Vasiyye, 14